Son iki haftadır alabildiğine tembelliğe vurduğumdan, bu hafta iki film birden paylaşacağım.
Başlıklara tıklayarak fragmanlara ulaşabilirsiniz.
İlk filmimiz yukarıdaki posterde de görüldüğü üzere, Coraline. Dört dörtlük bir animasyon. Filmin arkasında üstad Neil Gaiman’ın kitabı olduğunu düşünürsek senaryo ve karakterlerin de dört dörtlük olduğunu söyleyebiliriz.
Mevzumuz şu: Coraline adlı küçük bir kız, yeni taşındıkları, eski püskü evde sıkıntıdan patlamaktadır. Annesi ve babası meşgul, çalışan kişiler olduğundan kızcağızımız kendini etrafı kurcalamaya, komşularla muhabbet kurmaya falan adar. Bu keşif hezeyanı içinde, evin bir odasında, üzerine duvar kağıdı yapıştırılmış, küçücük bir kapı keşfeder. Ve sıkıntılı yaşamının tam tersi, gerçek anlamda tam tersi bir diyarı keşfeder.
Bir çocuk filmiyle karşı karşıya olduğumuz aşikar. Ama kesinlikle sevgi pıtırcığı bir disney filmi değil. Pan’ın Labirenti kadar olmasa da karanlık bir tarafı mevcut.
Ufak bir not, ben filmi 3d gözlüklerle izledim(bildiğin kırmızı yeşil camlı hede). Filmin bütün sürümleri mi buna uygun, yoksa normal 2d versiyonu da var mı bilmiyorum. Ama netten indirip, görüntüyu abuk bulursanız şaşmayın.
Lafı sündürmeden diğer filmimize geçelim
Eveeet, geldik zurnanın zırt dediği yere. Bu film yerine bu yazı dizisinde paylaşacağım onlarca film olabilir, haklısınız. Neden aklımdaki o efsane filmleri paylaşmıyorum da, bu yeni sayılabilecek, tipik Hollywood filmini paylaşıyorum?
Sebepleri sıralamadan filmin konusunun üzerinde durayım. Karısından(Famke Janssen) boşanmış, eski bir “casus” olan Bryan Mills(Liam Neeson), kızına daha yakın olabilmek için işinden ayrılmış, yeni bir şehre taşınmış, yeni bir hayata başlamanın çabaları içinde bir babadır. Ünlülere koruma işleri falan yaparak hayatını “barışçıl” yollarla idame ettirirken, kızının Paris’te kadın tacirleri tarafından kaçırılması üzerine, “yeminimi bozdum ulan” efektiyle kötü adamların peşine düşer.
Buraya kadar herşey klasik Hollywood aksiyon filmi gibi duruyor. İşin aslı, film gerçekten öyle. Ama benzerlerinden ayrıldığı birkaç nokta şu:
Birincisi Liam Neeson. Bu kadar haldır haldır aksiyon dolu bir filmin başrolünün altından, genç aktörlere parmak ısırttıracak bir şekilde çıkıyor. Yer yer Jason Statham’ın o pek eğlendiğimiz dövüş sahnelerine benzer anları, neredeyse onun kadar çevik, ve güçlü bir şekilde icra etmiş. Adamın oyunculuğuna laf yok zaten. Sadece kızının kaçırıldığı sahnedeki oyunculuğu bile bütün filmi sırtlamaya yeter. Zaten filmde başka oyuncu yok, tek başına almış götürmüş. Famke Janssen ve Maggie Grace zaten ufak rollerdeler, ve oralarda da Liam Neeson’ın yanında sönük kalmışlar.
Diğer bir husus, filmin “OHA potansiyeli”. Evet, yeni bir tabir icat ettim ama başka ne denir bilmiyorum. Hiç beklemediğiniz anlarda dumurlara uğruyorsunuz filmde. Spoiler vermeden bunu açıklamama imkan yok, filmi izlerken göreceksiniz ve garanti veriyorum çok eğleneceksiniz.
Avrupa’daki kadın ticareti sorununu böyle gözler önüne sermesi de beni ayrıca memnun eden bir nokta. Mevzu hakkında üç beş birşeyler okumuş biri olarak(ve Aksaray civarında oturan biri olarak), gayriciddileşmeden, cazipleştirmeden değinilmiş bu konuya. Ne ergenlere mastürbasyon malzemesi olacak model vücutlu fahişeler var filmde, ne de o ergenleri sinema salonundan kaçıracak kadar karanlık bir atmosfer. Mesajı, verilmesi gerektiği gibi, verilmesi gereken kesime verdiği muhakkak. Yazar Luc Besson’a şapka çıkarmak gerek.
Başka ne söylenebilir bilmiyorum. Zaten lafı çok uzattım. Kafa yormadan, arkanıza yaslanıp, gerçekten eğlenebileceğiniz bir film Taken.
Evet, bi yazımızın daha sonuna geldik. Aslında planım üç film paylaşmaktı. Ancak üçüncü filmin Akira Kurosawa’nın olmasından dolayı, buraya sıkıştırmaktansa ayrı bir yazı olarak ele almayı tercih ediyorum. Birkaç güne kadar, Kurosawa’yı ele alan bir yazıyla karşınızda olmak dileğiyle




