Gezinimi atla

Kategori Arşivleri: Haftanın Filmi

Son iki haftadır alabildiğine tembelliğe vurduğumdan, bu hafta iki film birden paylaşacağım.

Başlıklara tıklayarak fragmanlara ulaşabilirsiniz.

Coraline – 2009

coraline_poster_largeİlk filmimiz yukarıdaki posterde de görüldüğü üzere, Coraline. Dört dörtlük bir animasyon. Filmin arkasında üstad Neil Gaiman’ın kitabı olduğunu düşünürsek senaryo ve karakterlerin de dört dörtlük olduğunu söyleyebiliriz.

Mevzumuz şu: Coraline adlı küçük bir kız, yeni taşındıkları, eski püskü evde sıkıntıdan patlamaktadır. Annesi ve babası meşgul, çalışan kişiler olduğundan kızcağızımız kendini etrafı kurcalamaya, komşularla muhabbet kurmaya falan adar. Bu keşif hezeyanı içinde, evin bir odasında, üzerine duvar kağıdı yapıştırılmış, küçücük bir kapı keşfeder. Ve sıkıntılı yaşamının tam tersi, gerçek anlamda tam tersi bir diyarı keşfeder.

Bir çocuk filmiyle karşı karşıya olduğumuz aşikar. Ama kesinlikle sevgi pıtırcığı bir disney filmi değil. Pan’ın Labirenti kadar olmasa da karanlık bir tarafı mevcut.

Ufak bir not, ben filmi 3d gözlüklerle izledim(bildiğin kırmızı yeşil camlı hede). Filmin bütün sürümleri mi buna uygun, yoksa normal 2d versiyonu da var mı bilmiyorum. Ama netten indirip, görüntüyu abuk bulursanız şaşmayın.

Lafı sündürmeden diğer filmimize geçelim

Taken – 2008

taken-poster-dark-fullsizeEveeet, geldik zurnanın zırt dediği yere. Bu film yerine bu yazı dizisinde paylaşacağım onlarca film olabilir, haklısınız. Neden aklımdaki o efsane filmleri paylaşmıyorum da, bu yeni sayılabilecek, tipik Hollywood filmini paylaşıyorum?

Sebepleri sıralamadan filmin konusunun üzerinde durayım. Karısından(Famke Janssen) boşanmış, eski bir “casus” olan Bryan Mills(Liam Neeson), kızına daha yakın olabilmek için işinden ayrılmış, yeni bir şehre taşınmış, yeni bir hayata başlamanın çabaları içinde bir babadır. Ünlülere koruma işleri falan yaparak hayatını “barışçıl” yollarla idame ettirirken, kızının Paris’te kadın tacirleri tarafından kaçırılması üzerine, “yeminimi bozdum ulan” efektiyle kötü adamların peşine düşer.

Buraya kadar herşey klasik Hollywood aksiyon filmi gibi duruyor. İşin aslı, film gerçekten öyle. Ama benzerlerinden ayrıldığı birkaç nokta şu:

Birincisi Liam Neeson. Bu kadar haldır haldır aksiyon dolu bir filmin başrolünün altından, genç aktörlere parmak ısırttıracak bir şekilde çıkıyor. Yer yer Jason Statham’ın o pek eğlendiğimiz dövüş sahnelerine benzer anları, neredeyse onun kadar çevik, ve güçlü bir şekilde icra etmiş. Adamın oyunculuğuna laf yok zaten. Sadece kızının kaçırıldığı sahnedeki oyunculuğu bile bütün filmi sırtlamaya yeter. Zaten filmde başka oyuncu yok, tek başına almış götürmüş. Famke Janssen ve Maggie Grace zaten ufak rollerdeler, ve oralarda da Liam Neeson’ın yanında sönük kalmışlar.

Diğer bir husus, filmin “OHA potansiyeli”. Evet, yeni bir tabir icat ettim ama başka ne denir bilmiyorum. Hiç beklemediğiniz anlarda dumurlara uğruyorsunuz filmde. Spoiler vermeden bunu açıklamama imkan yok, filmi izlerken göreceksiniz ve garanti veriyorum çok eğleneceksiniz.

Avrupa’daki kadın ticareti sorununu böyle gözler önüne sermesi de beni ayrıca memnun eden bir nokta. Mevzu hakkında üç beş birşeyler okumuş biri olarak(ve Aksaray civarında oturan biri olarak), gayriciddileşmeden, cazipleştirmeden değinilmiş bu konuya. Ne ergenlere mastürbasyon malzemesi olacak model vücutlu fahişeler var filmde, ne de o ergenleri sinema salonundan kaçıracak kadar karanlık bir atmosfer. Mesajı, verilmesi gerektiği gibi, verilmesi gereken kesime verdiği muhakkak. Yazar Luc Besson’a şapka çıkarmak gerek.

Başka ne söylenebilir bilmiyorum. Zaten lafı çok uzattım. Kafa yormadan, arkanıza yaslanıp, gerçekten eğlenebileceğiniz bir film Taken.

Evet, bi yazımızın daha sonuna geldik. Aslında planım üç film paylaşmaktı. Ancak üçüncü filmin Akira Kurosawa’nın olmasından dolayı, buraya sıkıştırmaktansa ayrı bir yazı olarak ele almayı tercih ediyorum. Birkaç güne kadar, Kurosawa’yı ele alan bir yazıyla karşınızda olmak dileğiyle

Bir haftalık aradan sonra haftanın filmi mevzusuna dönüşümüzü yapalım. Buyrun afişimizi:

hangover-poster

Some guys can’t handle Vegas

Şimdiye kadar bu yazı dizisinde yeni çıkmış filmlere yer vermemeye çalıştım. Ama şimdi fark ediyorum ki bu seriye başladığımdan beri yazmaya değer pek film çıkmamış. çıktıysa bile yeterince popüler olduğundan yazma gereği duymamışımdır. Ancak bu kuralı “The Hangover” için bozuyorum. Zira, kendi adıma konuşmam gerekirse, Hollywood komedisinden pek hazzetmeyen biri olarak bu filmi izlemeyi planlamamıştım. Çevremde de bildiğim kadarıyla izleyen bir kişi var sadece. Hastalık sebebiyle bütün gün uyuyup, gecenin bir vakti uyanınca yapacak birşey ararken izledim filmi, ve inanın pişman olmadım.

Filmimiz, bekarlığa veda partisi için Las Vegas’a giden dört arkadaşı ele alıyor. Ama odak noktası parti değil, partinin ertesi günü yaşanan “akşamdan kalmalık”. Dörtlümüzün üçü, bir otel odasında, banyoda bir kaplan, gardolapta bir bebek, piyanonun üstünde bir tavukla uyanırlar. Damat kayıptır, ve olaylar gelişir.

Kurgu gerçekten harika. Kahramanlarımızın hatırlamadığı 12 saatlik sürede neler olduğu film boyunca merakımızı cezbediyor. Kaybolan arkadaşlarının izini sürerken buldukları ipuçlarıyla, bir yapboz gibi taşlar yerlerine oturuyor, ve tabii bunlar olurken gülmekten karın ağrısı edinmek mümkün.

Filmi izlerseniz, herşeyi geçtim, çinli mafya babası Mr.Chow’a dikkat edin. Adam her sahnede koparır mı. Çok başarılı..

Gereksiz fazla sahne yok, Ben Stiller yok, Adam Sandler yok. Bir komedi filminde daha ne aranır ki…

Ufak bir uyarı geçmeden bitirmeyeyim yazımı. Film kesinlike aile ile izlenecek bir film değil. Kız arkadaş falan da karıştırmayın, en güzeli toplayabildiğiniz kadar “herif”le beraber topluca izleyip yarılmak.

Yazının devamında filmin trailerini, ve kısa bir bölümü bulabilirsiniz

Daha fazla »

Öncelikle bu haftaki filmimi geç yazdığım için özür dilerim. Bir türlü oturup yazamamıştım. Varmış bir sebebi

Darkness falls across the land
The midnight hour is close at hand
Creatures crawl in search of blood
To terrorize y’all’s neighbourhood
And whosoever shall be found
Without the soul for getting down
Must stand and face the hounds of hell
And rot inside a corpse’s shell.

The foulest stench is in the air
The funk of 40,000 years
And grizzy ghouls from every tomb
Are closing in to seal your doom
And though you fight to stay alive
Your body starts to shiver
For no mere mortal can resist
The evil of the thriller.

“Beyaz çoraplı Kral”a benim saygı duruşum da bu olsun. Müzik dünyasında çığır açan adamın, müzik videosu dünyasında çığır açan kısa filmi. “Pop=Kötü müzik” denklemini bozan kırılma noktası. Michael Jackson, Thriller’a giderken bu denklemin limiti yoktur efem. O derece!

Videonun başındaki “B movie” parodisinde sergilediği kötü(!) oyunculuğu, sinema salonunda gevrek gevrek sırıtarak mısır pörtleği yiyişini ve tabii ki o efsanevi zombi dansını izleyerek eğlenelim efem! Ölüm nedir ki böyleleri için.

Sondaki uyarı metninden yarılınası bir alıntı:
Any similarity to actual events or persons living, dead (or undead) is purely coincidental

459596.1020.A

- Sprechen sie deutsch?
- Ja.
- Then droppen sie dead!

Bu hafta epey eskilere uzanıyoruz. 1953 yapımı bu film, eski Hollywood stiline alışık olmayanlara epey değişik gelecektir. Bu eski ekol (çok ender küfür kullanılması, siyahla beyazın net bir şekilde ayrılması, temiz ve düzgün bir ingilizce, en serseri karakterlerin bile “efendi” sayılabilmesi) bazı filmlerde, özellikle Amerikan propogandası olan filmlerde gerçekten sıkıcı olsa da, (zira 2. dünya savaşı ve sonrası, soğuk savaş dönemlerinde oldukça fazladır bu filmler) Stalag 17′yi başka türlü düşünmek imkansız olurdu.

Filmimiz, ikinci dünya savaşı sırasında Stalag 17 adlı bir alman POW(prisoner of war/savaş esiri) kampında tutulan amerikan askerlerinin yaşantısını konu alıyor. Şu ana kadar söylemeyi unuttum, filmimiz gerçek anlamıyla bir komedi. Dolayısıyla öyle iç karartıcı esaret sahneleri fazla yok. Daha çok, esirlerin hayatlarını dayanılabilir kılabilmek için yaptıklarını konu alıyor. Fare yarışları düzenleyerek bahis oynamak, her cuma gecesi düzenlenen balo(!), ve bunun gibi birçok mevzuyla geçinip giden esirlerimizin hayatı, kampa düşen yeni bir esirle tamamen değişir (ve olaylar gelişir..!).

Stalag-17_160Tamam, komedi dedik ama, sanıyorum izlediğim en hüzünlü sahnelerden bazıları bu filmdedir. Herşeyi alaya alan askerlerin aslında ne kadar fena bir durumda oldukları yer yer seyirciye hissettirilmiş, ama o askerler gibi siz de, çok geç olana kadar fark etmiyorsunuz bunu.

Gelelim filmin en önemli isimlerine. Yönetmen, efsane Billy Wilder. 6 Oscar’lı bu zat-ı muhterem Sunset Blvd., Witness for the Prosecution, The Apartment, Sabrina gibi Hollywood klasiklerinin arkasında boy göstermiş ve Stalag 17′yi çekerek kariyerinin zirvesini yapmıştır.

Diğer ismimiz de William Holden. Kendisi askerlerimizin bir nevi abisi ve lideri çavuş rolündedir. Hatırlarım, Stalag 17′yi ilk izlediğimde araştırmıştım biraz ismini. Çok acayip bir kariyeri vardır kendisinin. 1950′lerde The Bridge on River Kwai gibi birçok klasiklerde, zamanın vazgeçilmez aktörüyken, kendini alkole falan vermiş, kariyerin ağzını yüzünü dağıtmıştır kendisi. Yazıktır, günahtır, ibret alınasıdır.

Bol aksiyonlu, bol klişeli, bol bütçeli Hollywood filmlerinden sıkılmışsanız, ve mükemmel bir senaryoyla donanmış naif bir komedi klasiği izlemek isterseniz mükemmel bir seçim olacaktır Stalag 17.

Aşağıda, filmden iki kısa bölüm izleyebilirsiniz.
Daha fazla »

Madem ki blogum var, öyleyse neden periyodik yazılarım olmasın düsturuyla yola çıkıp bu yazı dizisini başlatıyorum efem. Her hafta bir film tavsiyem olacak. Bunları tercihen fazla duyulmamış, nispeten eski filmlerden seçmeye çalışacağım. Tutup LOTR serisini ya da star wars’ı tavsiye edecek değilim zira bunları seyretmediyseniz gidin duvara falan kafa atın bişey yapın di mi yani.

Herneyse bu haftaki filmimize gelelim. Ahanda afişimiz:
263382.1020.A

Bill Foster: I’m the bad guy?
Sergeant Prendergast: Yeah.
Bill Foster: How did that happen?

Filmimiz, kahramanımızın eve dönüş hikayesidir. Filmin ilk dakikalarından bakınca, bu yolculuk gayet basittir. Otoyolda bir kazı çalışması… Hava sıcak, çok sıcak… Trafik bir santim ilerlemiyor… Ve kahramanımız, arabasını terkedip eve yürümeye karar veriyor. Gayet basit ve masum. Zaten afişe bakarsanız, esasoğlanımız da gayet basit ve masum(elindeki pompalıyı gözardı edersek^^). Takım elbiseli, gözlüklü, bond çantalı basit bir memur görünümünde. Ama hikayemiz Amerika’da geçiyor. Ve bu gerçek, bütün masumiyeti saniyeler içinde silip süpürmeye yetecek.

Yönetmen Joel Schumacher’i böyle eleştirel bir film çektiği için takdir etmek lazım. Kendisinin filmlerinin çoğundan zerre kadar hazzetmem. Zira kendisini hala “Batman & Robin” rezaleti yüzünden affedemedim. Ancak bu film gerçekten bütün kariyerini denkleştirecek kadar iyi.

222044.1020.ABaşroldeki Michael Douglas da ilginçtir, fazla sevmediğim aktörlerden. Ancak bunun sebebi farklı, adamın yanlış film seçme konusunda ihtisası var. Bu kadar yetenekli bir adam nasıl olur bu kadar fazla kötü filmde oynar (evet Temel İçgüdü de bunlardan biridir) anlamış değilim şahsen. Sözkonusu filmimizde ise döktürüyor kendisi. Bütün filmi tek başına sırtlıyor. Yardımcı roldeki Robert Duvall’ı bile unutturuyor.

Herneyse, fazla uzatmadan… Sıkıntılı bir film, bunaltıcı bir atmosferi var. Bütün film sıcak bir gündüz vakti geçiyor, terleyen insanlar, esaoğlanımızın bunalımı, ve final… Ama bütün bunlar filmin ne kadar başarılı olduğunun bir göstergesi bence. İzleyiniz, izlettiriniz.

Not: Aşağıda filmden bir bölüm izleyebilirsiniz. Pek spoiler sayılmaz.
Daha fazla »

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.