Vay ki vay.. En son Şeker Bayramı’nda yazmışım. Kurban Bayramı geldi geçti… Epey tozlanmış burası.

Aslında, başlıkta ima ettiğim gibi unutmadım bu blog’u. Her zaman aklımın bir köşesinde huzurumu tırmalayıp durdu “YAAAZ YAZ ULAN!” diye. Neden yazmadım peki? İşte onu bir çözebilseydim, düzenli şeylere karşı olan kabiliyetsizliğimin kaynağını bir bulabilseydim şimdi Diablo 3′ün yapay zekasını yazıyor olurdum(oha!).

Herneyse canlar. Zararın neresinden dönsek kardır, her ne kadar, şu son birkaç ayımda yaşadığım onca güzel şeyi paylaşamamam, benim haneme KOCA bir zarar olarak yazılsa da, bundan sonraki maçlara bakacağız. Ne demiş İmparator Terim, everything is something happened?!

Ama yine de, şu son aylardaki mühim olayları, sizi çok cezbetmeyecek olsa da, kendi hafızamı harmanlamak için bir listeleyeyim.

  • Aklıma ilk gelen, tabii ki 1. YıldızCON. Hayatımda bu kadar yorulduğum, ama bir o kadar da eğlendiğim az şey tecrübe etmişimdir. Kendi conventionumuz diye söylemiyorum, mis gibi ortam yaptık be. Yıldızlar kesinlikle doğru konumdaydı. İki gün, birer oyun açmayı planlıyordum. “One riot, one ranger” adlı Deadlands oyunum pek şahane geçti. “Beyin Göçü” adlı kendim tasarladığım zombi oyunum patladı. Sonra, klüp içinde oynatayım dediğimde bi daha patladı. Allah’ın hakkı üçtür, bir ara tekrar deneyeceğim oynatmayı.
  • Tabii, con hazırlıkları esnasında, “abi kabak taşıyacak adam lazımmış Cevahir’de bekliyolar” mesajını da unutamam. Şişli’den Altunizade’ye kabak mı taşınır lan! Belim koptu.
  • Türk Fantazya Birliği’nin hikaye yarışmasına katıldım. Teslim tarihi’nin bir gün öncesine kadar salladığım hikayeyi son gün gaza gelip bitirip yolladım. Yolladıktan sonra okuduğumda kendim bile beğenmedim. Zira dereceye de giremedi hikaye. İyi oldu. Hikayeyi bozup RP senaryosuna dönüştürme, ya da oturup üstünden detaylıca geçip adam etme planlarım var.
  • İki haftada bir oneshot oyun oynatma gazına geldim. İlk toplantıda Beyin Göçü oynatacaktım, yukarda dediğim gibi, patladı malesef. Tabi bende heves meves kalmadı oneshotlar için. (Şu an ilk toplantının üzerinden 2 hafta geçti ve hala oyun açma planım yok)
  • Oynattığım bütün oyunları, kara kaplı defterime geçiriyorum. Amacım, şöyle bir 10 yıl sonra, içinden seçip oynatabileceğim, ya da şöyle bir bakıp anılarımı canlandıracağım bir rehber oluşturmak. (Evet 10 yıl sonra da geek olmaktır amacım)
  • Winamp için bir plugin kodlamaya başladım. Daha doğrusu daha hazırlık aşamasındayım, C++ bilgilerimi tazeleme ve Winamp Plugin SDK’sını çözmeye uğraşıyorum. Peki ne yapar bu plugin, oyununa müzikle atmosfer katmak isteyen bir DM’in, kısayollar veya butonlarla, oluşturulmuş playlistler arasında geçiş yapmasını sağlar. Oyuncular da savaş sahnesinde açılan ve repeat’e alınan gerilim müziğini, saatler sonra şehir meydanında takılırken dinlemek, ve gerilmek zulmünden kurtulmuş olurlar.

Aklıma gelenler bunlar şimdilik. Aylardır başıma gelen şeylerin hepsini özetleyemedim. Ama bu yazının bir amacı, belki de en büyük amacı, yeniden başlamamı sağlamasıydı. Umarım düzenli bir şekilde yazmaya devam edebilirim

BAYRAM! (uyarı: bu yazı yüksek dozda din muhabbeti içermektedir. Hassas bünyelerde tahrişe sebep olabilir)

Sabahtan beri istanbuldaki bütün emoların depresif duygularının toplamını nötralize edecek bir neşe içersindeyim. Hayatımda ilk defa bayram namazına yanlız gitmeme rağmen, ilk defa sadece annemle kahvaltı etmeme rağmen harika bir gün bugün. “peheey nerde o eski bayramlar” diyenlerin suratına kahkaha atıp, “BIRAK ALLAHINI SEVERSEN” diye bağırasım gelir.

Sabahın köründe uyanıp uyku mahmurluğunu abdest ile atmak, “cicileri” giyip kendini sokağa vurmak. Mahallenin camilerini tek tek gezip, canının çektiği bir tanesine girmek(Ki benim şansıma/zevkime Haseki Sultan Camii düştü. Evimden 200 metre ileride Mimar Sinan’ın bir eseri var yahu! Daha ne diyeyim!) Oturup bağdaş kurup namazı beklemek, cemaatle secdeye varmanın zevkini tatmak. Sonra önüne gelenin elini sıkmak “iyi bayramlar” demek. Tanıdığın tanımadığın kim varsa. Gülümsemeyen tek bir kişiye rastlamamak…

Sonra eve yönelmişken, uyandığından beri tek bir damla su içmediğini hatırlayıp, orucun verdiği alışkanlığı fark etmek(ki artık bayramın geldiğini tam olarak anladığın nokta budur). Köşedeki bakkaldan, ramazan boyunca pide ile rekabet edemeyip eve giremeyen ekmeği almak, eve gitmek, annenin elini öpüp bayramını kutlamak, sıkı sıkı sarılmak.

Kahvaltı; ramazanda sahurda aceleye gelen çayı rahat rahat, bardak bardak içebilmek.

Bu, “sabah kalktım elimi yüzümü yıkadım” ayarında ilkokul düzeyimsi yazıyı neden yazdım peki? Din propagandası değil kesinlikle. Kendi payıma düşen misyonerliği lise yıllarında yeterince yaptım(maalesef). Kimin neye inandığına da karışacak değilim. Ama bugün, belki uzun zamandır ilk defa inancımla gurur duydum. Terörizm, horgörü, gericilik, çocuk istismarı, kadına şiddet, rüşvet, yolsuzluk, deniz feneri, kurban bayramında hayvan katliamı, recm ve daha sayamayacağım kadar çok kötülükle bağdaştırılmış “İslam” fikri yüzünden başımı yeterince eğdim, neredeyse kamburum çıkacak. Kambur müslümanlar yüzünden bunlar böyle ya, kafalarını bir kaldırıp eyleme geçseler çok şey değişecek ya, o ayrı bir konu. Bayram günü siyaset yapacak değilim.

Benim inancım, şu yukarıda anlattığım bayram günüdür, küçük şeylerden mutlu olup, etrafına gülümsemek, camiye gelen uzun saçlı bir gence dik dik bakmak yerine safta yer açıp yanına oturtmaktır. Tek bir kişinin açlıktan ölmediği, evsiz, soğukta kalmadığı bir dünya hayal etmektir. Onlarca canı alan bir doğa afeti, ölen masumların sözde “günahlarına” bağlamamaktır, “Allah cezalarını verdi” dememektir, yağma yapmak yerine, eline bir kürek alıp iki karış enkaz kaldırmaktır. Bir yandan cami yaptırıp, bir yandan torbacılara mal satanlara, orayı burayı bombalayıp adına cihat diyenlere, devletin başına din-iman sömürüsüyle geçip, Hz. Ömer’den iki satır ders almayanlara, o makamın onlara yüklediği sorumluğu fark etmeyenlere karşı durup “Müslüman benim, aklınızı alırım” diyecek, Tatar Ramazan ayarında insanlara ihtiyacı var bu ülkenin.

Bugünkü dileğim buydu. Umarım gerçekleşir çok geç olmadan.

Bayram günü bunca lafın sırası mıydı? Belki değildi ama şu andan başka bir zamanda yazamazdım duygularımı. Buraya kadar “Iyy din” demeyip okuduysanız teşekkürler. Epey uzunca bir süre bu konuya tekrar değineceğimi sanmam, meraklanmayınız^^

“İnandığın gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi inanırsın”

blade_runner_ver6

Vay canına. 27 sene olmuş bu film çıkalı. Benden yaşlı olmasına rağmen, nedense, ne zaman bu filmi izlesem, o, çocukluğumda tecrübe ettiğim, internet çağı öncesi yılları hatırlarım. Belki, filmdeki o karanlık atmosfer yüzünden, belki filmdeki teknoloji vizyonunun, gördüğü teknolojik aletin commodore 64 olduğu bir çocuğun vizyonuna uyması yüzünden, ya da en basitinden, filmlerin müziğinin Barış Manço’nun o fütüristik deneysel şarkılarına benzemesindendir(bkz. Dönence, bkz. 2023). Belki bütün bunlar yüzünden, o karanlık distopyaya özlem duyuyorumdur.
Her neyse, bu kadar şahsi yorum yeter. Biraz detaylardan bahsedeyim.

Yönetmen Ridley Scott, hani şu Alien’in yönetmeni. Başrolde Harrison Ford, hani şu Han Solo’yu, Indiana Jones’u oynayan adam. Yardımcı rollerde Rutger Hauer(hani şu, birsürü filmde küçük rollerde gözüken, ama kimsenin tanımadığı adam), Daryl Hannah(hani şu, Kill Bill’de göz bandı olan hatun), ve Edward James Olmos(hani Battlestar Galactica’daki Amiral Adama).

blade_runnerKonu şu; “Geleceğin dünyasında, tıpatıp insana benzeyen, insanlardan daha güçlü, daha çevik, ve zeka olarak denk “robot”lar üretilmiştir. Bu robotlar, diğer adlarıyla Replicant’lar, isyan eder, ve Dünya üzerinde bulunmaları yasaklanır. Blade Runner denen polisimsi kişiler, bu kurala uymayan replicantları avlamaya başlar. Bunun adı idam değil, “emeklilik”tir.” Filmin en başında verilen yazılı bilginin aklımda kaldığınca tercümesi bu. Olay, dünyaya gelen 6 replicant’tan hayatta kalan 4′ünü avlamak üzere görevlendirilen Deckard adlı Blade Runner’ın başından geçenler. Hikayenin geri kalanını anlat deseniz gerçekten başaramam. Hani, çok zorlasam sonunu söylerim de, filmin hakkını yemiş olurum. Zira her sahne, her plan, her mekan bir görsel şölen. Daha ilk dakikadan karanlık bir dünyaya adım attığınızı hissediyorsunuz. Burası yaşanılacak bir yer değil, tehlikeli, kirli, çinli(!). Ama karanlık bir cazibesi olduğu inkar edilemez (bu paragrafın başında verdiğim resme bakın, ne dediğimi anlarsınız. Kendisi Pris olur)

gaffBaşrolde Harrison Ford var dedik, ama ne derece doğru tartışılır. Filmin en çok görünen karakteri, hikayesini takip ettiğimiz kişi o. Ama filme asıl değerini katan yan karakterler. Ruthger Hauer’in canlandırdığı Roy Batty özellikle… Dikkat edin derim. Hele ki, sağ tarafta gördüğünüz Gaff. Kendisini 2, bilemedin 3 sahnede görürüz. Neredeyse iki satır repliği yoktur. Ama şahsen favori karakterlerimden biridir kendisi, kesinlikle.(Kendisi Edward James Olmos olur bu arada. BSG izleyenler Adama’ya benzetememiş olabilirler. Yıllar insanı yıpratıyor:P)

Lafı sündürmeyelim. Şimdiye kadar bir film hakkında yazarken, hiç bu kadar boş yazdığımı hatırlamıyorum. “Kelimeler kifayetsiz” denir ya… Abartıyorum belki, ama yazının başında anlatmaya çalıştığım şahsi bağ yüzünden çok beğeniyorum bu filmi. Yazımı bitirirken iki noktaya parmak basmak istiyorum. Birincisi, kesinlikle “The Final Cut” versiyonunu izleyin. Bundan farklı olarak “Director’s Cut” ve normal sürümleri var. Onlardan uzak durmanızı öneririm. Kötü olduklarından değil, Final Cut çok iyi olduğundan. 2007 yılında filmin orjinal negatifleri kullanılarak dijital ortama aktarılmış hali. Biraz rötuşlanmış, bazı hatalı sahneler çıkarılmış, bazı çıkarılmış sahneler eklenmiş. İkinci uyarım da, oturun adam gibi izleyin filmi. Ne bileyim, uykunuz olmasın, sarhoş olmayın, yemek yemeyin. Bu başyapıtın bu kadar az popüler olmasının, ergenler arasında adı sanı duyulmamış olmasının bir sebebi var. AĞIR bir film. Tempolu, aksiyon dolu birşey beklemeyin. Felsefi bir film-noir desem derdimi anlatmış olur muyum? Başka kelime bulamadım.

Yazı epey uzamış, kalan kısımda birkaç görsel materyal bulabilirsiniz filmle alakalı:

Not: Bahsetmeyi unutmuşum. Filmin Soundtrack’i de mutlaka edinilmesi gerekenler arasında. Vangelis adlı nota bilmeyen bir müzisyen tarafından yaratılmış müzik harika.

Daha fazla »

Son iki haftadır alabildiğine tembelliğe vurduğumdan, bu hafta iki film birden paylaşacağım.

Başlıklara tıklayarak fragmanlara ulaşabilirsiniz.

Coraline – 2009

coraline_poster_largeİlk filmimiz yukarıdaki posterde de görüldüğü üzere, Coraline. Dört dörtlük bir animasyon. Filmin arkasında üstad Neil Gaiman’ın kitabı olduğunu düşünürsek senaryo ve karakterlerin de dört dörtlük olduğunu söyleyebiliriz.

Mevzumuz şu: Coraline adlı küçük bir kız, yeni taşındıkları, eski püskü evde sıkıntıdan patlamaktadır. Annesi ve babası meşgul, çalışan kişiler olduğundan kızcağızımız kendini etrafı kurcalamaya, komşularla muhabbet kurmaya falan adar. Bu keşif hezeyanı içinde, evin bir odasında, üzerine duvar kağıdı yapıştırılmış, küçücük bir kapı keşfeder. Ve sıkıntılı yaşamının tam tersi, gerçek anlamda tam tersi bir diyarı keşfeder.

Bir çocuk filmiyle karşı karşıya olduğumuz aşikar. Ama kesinlikle sevgi pıtırcığı bir disney filmi değil. Pan’ın Labirenti kadar olmasa da karanlık bir tarafı mevcut.

Ufak bir not, ben filmi 3d gözlüklerle izledim(bildiğin kırmızı yeşil camlı hede). Filmin bütün sürümleri mi buna uygun, yoksa normal 2d versiyonu da var mı bilmiyorum. Ama netten indirip, görüntüyu abuk bulursanız şaşmayın.

Lafı sündürmeden diğer filmimize geçelim

Taken – 2008

taken-poster-dark-fullsizeEveeet, geldik zurnanın zırt dediği yere. Bu film yerine bu yazı dizisinde paylaşacağım onlarca film olabilir, haklısınız. Neden aklımdaki o efsane filmleri paylaşmıyorum da, bu yeni sayılabilecek, tipik Hollywood filmini paylaşıyorum?

Sebepleri sıralamadan filmin konusunun üzerinde durayım. Karısından(Famke Janssen) boşanmış, eski bir “casus” olan Bryan Mills(Liam Neeson), kızına daha yakın olabilmek için işinden ayrılmış, yeni bir şehre taşınmış, yeni bir hayata başlamanın çabaları içinde bir babadır. Ünlülere koruma işleri falan yaparak hayatını “barışçıl” yollarla idame ettirirken, kızının Paris’te kadın tacirleri tarafından kaçırılması üzerine, “yeminimi bozdum ulan” efektiyle kötü adamların peşine düşer.

Buraya kadar herşey klasik Hollywood aksiyon filmi gibi duruyor. İşin aslı, film gerçekten öyle. Ama benzerlerinden ayrıldığı birkaç nokta şu:

Birincisi Liam Neeson. Bu kadar haldır haldır aksiyon dolu bir filmin başrolünün altından, genç aktörlere parmak ısırttıracak bir şekilde çıkıyor. Yer yer Jason Statham’ın o pek eğlendiğimiz dövüş sahnelerine benzer anları, neredeyse onun kadar çevik, ve güçlü bir şekilde icra etmiş. Adamın oyunculuğuna laf yok zaten. Sadece kızının kaçırıldığı sahnedeki oyunculuğu bile bütün filmi sırtlamaya yeter. Zaten filmde başka oyuncu yok, tek başına almış götürmüş. Famke Janssen ve Maggie Grace zaten ufak rollerdeler, ve oralarda da Liam Neeson’ın yanında sönük kalmışlar.

Diğer bir husus, filmin “OHA potansiyeli”. Evet, yeni bir tabir icat ettim ama başka ne denir bilmiyorum. Hiç beklemediğiniz anlarda dumurlara uğruyorsunuz filmde. Spoiler vermeden bunu açıklamama imkan yok, filmi izlerken göreceksiniz ve garanti veriyorum çok eğleneceksiniz.

Avrupa’daki kadın ticareti sorununu böyle gözler önüne sermesi de beni ayrıca memnun eden bir nokta. Mevzu hakkında üç beş birşeyler okumuş biri olarak(ve Aksaray civarında oturan biri olarak), gayriciddileşmeden, cazipleştirmeden değinilmiş bu konuya. Ne ergenlere mastürbasyon malzemesi olacak model vücutlu fahişeler var filmde, ne de o ergenleri sinema salonundan kaçıracak kadar karanlık bir atmosfer. Mesajı, verilmesi gerektiği gibi, verilmesi gereken kesime verdiği muhakkak. Yazar Luc Besson’a şapka çıkarmak gerek.

Başka ne söylenebilir bilmiyorum. Zaten lafı çok uzattım. Kafa yormadan, arkanıza yaslanıp, gerçekten eğlenebileceğiniz bir film Taken.

Evet, bi yazımızın daha sonuna geldik. Aslında planım üç film paylaşmaktı. Ancak üçüncü filmin Akira Kurosawa’nın olmasından dolayı, buraya sıkıştırmaktansa ayrı bir yazı olarak ele almayı tercih ediyorum. Birkaç güne kadar, Kurosawa’yı ele alan bir yazıyla karşınızda olmak dileğiyle

Bir haftalık aradan sonra haftanın filmi mevzusuna dönüşümüzü yapalım. Buyrun afişimizi:

hangover-poster

Some guys can’t handle Vegas

Şimdiye kadar bu yazı dizisinde yeni çıkmış filmlere yer vermemeye çalıştım. Ama şimdi fark ediyorum ki bu seriye başladığımdan beri yazmaya değer pek film çıkmamış. çıktıysa bile yeterince popüler olduğundan yazma gereği duymamışımdır. Ancak bu kuralı “The Hangover” için bozuyorum. Zira, kendi adıma konuşmam gerekirse, Hollywood komedisinden pek hazzetmeyen biri olarak bu filmi izlemeyi planlamamıştım. Çevremde de bildiğim kadarıyla izleyen bir kişi var sadece. Hastalık sebebiyle bütün gün uyuyup, gecenin bir vakti uyanınca yapacak birşey ararken izledim filmi, ve inanın pişman olmadım.

Filmimiz, bekarlığa veda partisi için Las Vegas’a giden dört arkadaşı ele alıyor. Ama odak noktası parti değil, partinin ertesi günü yaşanan “akşamdan kalmalık”. Dörtlümüzün üçü, bir otel odasında, banyoda bir kaplan, gardolapta bir bebek, piyanonun üstünde bir tavukla uyanırlar. Damat kayıptır, ve olaylar gelişir.

Kurgu gerçekten harika. Kahramanlarımızın hatırlamadığı 12 saatlik sürede neler olduğu film boyunca merakımızı cezbediyor. Kaybolan arkadaşlarının izini sürerken buldukları ipuçlarıyla, bir yapboz gibi taşlar yerlerine oturuyor, ve tabii bunlar olurken gülmekten karın ağrısı edinmek mümkün.

Filmi izlerseniz, herşeyi geçtim, çinli mafya babası Mr.Chow’a dikkat edin. Adam her sahnede koparır mı. Çok başarılı..

Gereksiz fazla sahne yok, Ben Stiller yok, Adam Sandler yok. Bir komedi filminde daha ne aranır ki…

Ufak bir uyarı geçmeden bitirmeyeyim yazımı. Film kesinlike aile ile izlenecek bir film değil. Kız arkadaş falan da karıştırmayın, en güzeli toplayabildiğiniz kadar “herif”le beraber topluca izleyip yarılmak.

Yazının devamında filmin trailerini, ve kısa bir bölümü bulabilirsiniz

Daha fazla »