Yıldızların altındaki çölde çıt çıkmıyordu.
Kumların arasına sanki özellikle yerleştirilmiş gibi duran kayanın üstünde oturmuştu. Üzerindeki beyaz elbisesinin etekleri gece esintisiyle hafifçe dalgalandı. Yüzüne düşen siyah saçlarını geriye atıp başını yanında duran adamın göğsüne dayadı. “Seni seviyorum” diye fısıldadı. Adam gülümsedi, yüzüne bakmıyordu ama biliyordu gülümsediğini. Her zaman gülümserdi, hiçbirşey demezdi. Onu saran kollarının verdiği huzur, verebileceği herhangi bir cevaptan daha değerliydi onun için.
Karşılarında duran akçaağacın arkasındaki ufuk çizgisinde şimşekler oynaşmaya başladı. Onlara doğru gelen fırtına bulutları yıldızları kapatarak gökyüzünü sarıyordu. Ürperdi. Adam “Merak etme, buradayım” dedi sakince. “Sen istersen şafağa kadar kalırım”.
Gökyüzündeki yıldızlar, artık iyice bulutların arkasında kalmıştı. Üzerlerine yağmur çiseliyordu. Ancak fırtınanın asıl kudreti biraz ilerlerinde durmuş gibiydi. Yıldırımlar çöl tepelerine düşüp duruyordu. Etraf zifiri karanlıktı artık, ancak şimşeklerin ışığında kumların ortasında, bir oraya bir buraya koşturan bir silüet gördü. Yıldırımlar sanki onu hedef alıyorlarmış gibiydi. O kadar yakınına düşüyorlardı ki…
“Ona yardım etmeliyiz!” diyerek yanındaki adamı kolundan çekiştirdi, ama adam hareket edecek gibi değildi
“Asıl o sana yardım ediyor” dedi yine o sakin ses tonuyla.
Çöldeki silüet yıldırımlardan kaçarak koştururken gittikçe ona yaklaşıyordu, ve artık onu daha net görebiliyordu. Üzerinde kara bir cübbe vardı ve artık bitap düştüğünden midir bilinmez, eteklerine takılıp düşüveriyordu her birkaç adımda. Bir kez daha düştü dizlerinin üzerine. Kendi başına kalkabilecek gibi durmuyordu bu sefer.
Yanındaki adamı çekiştirmekten vazgeçip kayanın kenarına geldi. “Burada kalamam…” dedi, gürleyen rüzgara rağmen fısıldayarak, ve yine rüzgara rağmen adamın cevabını tüm benliğiyle duydu.
“Biliyorum… Vakti değil… Ama biliyorsun buradayım. Şafağa kadar buradayım. Günışığı seni bulana kadar… Kaygılarını geride bırana kadar… Rüyalarında beni gör yeter”
Kumlara atladı. Etrafına düşen yıldırımlara aldırış etmeden, tüm gücüyle kara cübbeliye doğru koşuyordu. Tüm kalbiyle bildiği tek bir gerçek vardı, eğer yetişemez, ona yardım edemezse yıldırımlardan biri ona isabet edecekti. Bir ömür gibi uzun gelen koşudan sonra sonunda kara cübbeli adamın yanına varabildi. Dizleri ve elleri üzerinde yere bakar halde soluk soluğa kalmış adama elini uzattı.
Adam kafasını kaldırdı… korkuyla elini geri çekemeden bileğinden yakalandı… Gözleri kıpkırmızı, teni bembeyaz ve ağzının kenarlarından kan akan yüze bakarken, adam diğer elini gökyüzüne kaldırdı.
Bembeyaz bir ışık patlaması sardı tüm duygularını.
Sonra sessizlik…
Sonra metalik bir nefes sesi..
Sonra sirenler, bağırışlar. “Tamam! Bunu ambulansa alın. Hemen acile yetişmesi lazım!”
Sedyenin ambulansa konuşu sırasındaki sarsıntıyla iyice kendine geldi. Ciğerlerine hava veren aletin basıncı yüzünden nefes almak için birkaç saniye bocaladı. Boğazındaki hortumu hissetmeye başlayınca da öğürmeye başladı. Paniğe kapıldı ve sedyede doğruluverdi.
Bileğine serum takmaya çalışan kadının koluna yapıştı. Kadın bir çığlık atıp bayılırken, açık ambulans kapısının önüne doluşmuş insanlardan gelen şaşkın nidayı duydu. Arkadaki araba enkazının başına toplanmış itfaiyecilere bakıp neler olduğunu anlamaya çalışırken bakışları önüne düştü… Göğsüne saplanmış metal parçasının nefes alıp verişiyle yukarı aşağı oynayışı tekrar bayılmadan gördüğü son şeydi.
O sırada şehrin diğer ucunda, yatağında günlerdir baygın yatan bir adam, göğsünden yayılan koca bir kan lekesiyle bir fısıltıya uyandı:
“Sonunda uyanabildin Peder. Gecelerin aydın olsun”
2009 Mayısının üzerinden ne kadar vakit geçmiş… Bir anlık gazla yazıverdiğim “Gurur” parçasının devamını yazmaya epey niyetliydim. Beğenilme endişesine lanet olsun. Kısmet bugüneymiş. Yine o endişenin ağına düşmezsem devam etmek istiyorum bu projeye. Daha ortada fol yok yumurta yok ama, okuyan bir iki kişi varsa onlara “bizi izlemeye devam edin” selamı çakmak istedim.








